Üç gün önceki o kaos sahnesi tüyler ürperticiydi. Şehir yanarken insanların çığlıkları ve zombilerin o korkunç yürüyüşü midemi bulandırdı. Lu Yuan'ın o dar sokakta koşarken hissettiği korkuyu iliklerime kadar hissettim. İki Dünya Arasında Bir Piyon, kıyamet temalarını bu kadar gerçekçi işleyen nadir yapımlardan biri olmuş. Adrenalin dolu bir deneyim.
O koridorda yürüyen mor saçlı kızın sahnesi adeta bir rüya gibiydi. Güneş ışığı pencereden vururken onun o masum ama gizemli duruşu büyüleyiciydi. Lu Yuan'ın ona bakarken kalbinin nasıl çarptığını hissettim sanki. İki Dünya Arasında Bir Piyon'da bu tür görsel şölenler izlemeyi çok keyifli kılıyor. Karakter tasarımı harika.
Zhao Tianlong ve o mor saçlı kızın Lu Yuan'ı kapının ardında bırakıp giderkenki o alaycı gülüşleri yüreğimi dağladı. İnsan bu kadar mı bencil olur diye sordum kendi kendime. Ekmek bile verip gitmeleri, Lu Yuan'ın çaresizliğini daha da acımasız kıldı. İki Dünya Arasında Bir Piyon, dostluk ve ihanet temasını çok sert işliyor. Sinirlerimi bozdu resmen.
Lu Yuan yere düştüğünde ve o bileklik parlamaya başladığında nefesimi tuttum. O mavi ışık sadece bir güç değil, aynı zamanda bir umut sembolü gibiydi. Zombiler üzerine saldırırken o patlama sahnesi görsel bir şölene dönüştü. İki Dünya Arasında Bir Piyon'da bu tür sürpriz güçlenmeler izleyiciyi hep heyecanlandırıyor. Devamını görmek için sabırsızlanıyorum.
Kırmızı elbiseli Su Mei'nin o lüks odada dans ederkenki zarafeti ve ardından Lu Yuan'a yaklaşırkenki o tehlikeli cazibesi inanılmazdı. Sanki bir örümcek avını bekliyor gibiydi. İki Dünya Arasında Bir Piyon'da bu karakterin niyeti hala belirsiz ama varlığı her sahneye gerilim katıyor. Görsel estetik ve oyunculuk dengesi mükemmel kurulmuş.