Zırhlı komutanın o kibirli gülüşü ile dağlıların öfkeli bakışları arasındaki gerilim inanılmaz. Tahtın Generali mi, Dağların Haydudu mu? sorusu tam da bu kapı önünde sorulmalıydı. Savaşın eşiğindeyiz ve herkes nefesini tutmuş bekliyor. O kadının kapıdan içeri kaçışı ise işleri daha da karıştıracak gibi duruyor. Heyecan dorukta!
Dışarıda kan ve çelik varken, içerideki o sessiz ve lüks odada yaşananlar ayrı bir dünya. Prensesin kitabı okurkenki o derin düşünceli hali, dışarıdaki kaostan çok daha tehlikeli planlara işaret ediyor olabilir. Hizmetçisinin endişeli yüz ifadesi her şeyi anlatıyor. Bu sarayda fısıltılar, kılıçlardan daha keskin.
Kırmızı tüylü miğferiyle komutan, sanki dünyayı fethetmiş gibi gururlu. Ama karşısındaki dağlıların gözlerindeki o vahşi ışığı görmüyor mu? Tahtın Generali mi, Dağların Haydudu mu? diye sormak yerine, kimin hayatta kalacağını düşünmeli bence. O son emri verip askerlerini sürdüğünde, işlerin kontrolden çıkacağı belli oldu.
Bir yanda disiplinli askerler ve devasa kale kapısı, diğer yanda özgür ruhlu dağlılar ve onların öfkesi. Bu iki dünya çarpıştığında ortaya çıkacak olan kaos, herkesi yutacak. O kadının kapıdan içeri girişi, sanki bir fitili ateşledi. Artık geri dönüş yok. Hangi taraf kazanırsa kazansın, kaybeden çok olacak.
Odaya giren hizmetçinin telaşı ile prensesin sakinliği arasındaki tezatlık çok dikkat çekici. Sanki prenses, dışarıdaki savaşın sonucunu çoktan biliyor ve kendi oyununu oynuyor. Kitabın sayfaları arasında saklanan sırlar, belki de bu savaşın gerçek nedenini ortaya çıkaracak. Merakla bekliyorum!